Varlık ve Bilinç Arasında Heterojenite — Reiner Schürmann
Bu metin, Reiner Schürmann’ın Malte Fabian Rauch ve Nicolas Schneider editörlüğünde yayımlanan Reading Marx: On Transcendental Materialism (Zürih: Diaphanes, 2021, ss. 91–95) adlı eserinde yer alan 9. Dersin (“The Heterogeneity between Being and Consciousness”) çevirisidir.
Çevirmenin Notu (Kısaltmalar ve Metin Referansları):
Metin içinde parantez içinde verilen kısaltmalar şu kaynaklara işaret etmektedir:
DI: Karl Marx & Friedrich Engels, Die deutsche Ideologie (Alman İdeolojisi, 1845–1846).
EP: Karl Marx, Misère de la philosophie / Das Elend der Philosophie (Felsefenin Sefaleti, 1847).
MEW: Karl Marx & Friedrich Engels, Werke (Dietz Verlag, Berlin).
MECW: Karl Marx & Friedrich Engels, Collected Works (Lawrence & Wishart / International Publishers, New York).
H I: Michel Henry, Marx: I. Une philosophie de la réalité (Paris: Gallimard, 1976; İngilizce çevirisi: Marx: A Philosophy of Human Reality, Indiana University Press, 1983).
İdeoloji eleştirisinden bu dersin başında ortaya koyduğumuz soruya dair bazı sonuçlar çıkarabiliriz, çıkarmalıyız: ti to on; Varlık nedir? Bir nitelik, bir kategori “soyut, yalıtılmış bir karaktere büründüğünde, bana yabancı bir güç olarak karşıma dikildiğinde […] bu hiçbir şekilde bilince dayanmaz; ve daha sonra Marx Bewußtsein–Sein karşıtlığıyla başlayan bir seri aydınlatıcı karşıtlık sunar: “Bilince değil, varlığa dayanır; düşünceye değil, yaşama dayanır; bireyin empirik gelişimine ve yaşamın açığa çıkmasına dayanır […]”(DI, 310/MEW 3, 245/MECW 5, 262).
Burada ontolojik bir heterojenite ortaya çıkar (H I, 377/161–162): temsilin gerçek olma iddiası bakımından heterojen olduğu ortaya çıkar. Temsil yerine getiremeyeceği ontolojik iddialara sahiptir. Bilinç ile varlık arasındaki ontolojik eşitsizlik, tüm Alman İdeolojisinin zemininde yatar. Geleneksel terminolojide, Marx bu karşıtlığı bazen doğru ve yanlış bilinç olarak açıklar: “Filozoflar, insanları insanlık dışı ilan etmişlerdir [yani, “gerçek insan, insan değildir” -R.S.], insan kavramına karşılık gelmedikleri için değil, fakat insan kavramları gerçek insan kavramına karşılık gelmediği, veya insanın doğru bir kavrayışına sahip olmadıkları için [nicht das wahre Bewußtsein vom Menschen—R.S.]” (DI, 523/MEW 3, 415–416/MECW 5, 430). “Tarihsel olarak koşullanmış belirli yaşam alanlarının bilincini bu alanlardan koparırlar ve […] bu tikel bireylerin ilişkilerini ‘İnsan’ın ilişkilerine dönüştürürler” (DI, 551/MEW 3, 442/MECW 5, 456).
Bu gibi metinlerin dışladığı şey bilince, genel olarak bilgiye herhangi bir radikal ontolojik önem atfedilme imkanının kendisidir. Ontolojik öneme sahip olan, bilme edimi ve onun aşkın yapıları değil, yaşama edimi ve onun aşkın yapılarıdır. Neden? Çünkü yaşam ediminde fail ile münfail birbirinden ayırt edilemez. Bu ayırt edilemezlik tanımı gereği bilinçten dışlanmıştır, çünkü bilinç, veya bilgi, her zaman “bir şeyin” bilinci ya da “bir şeyin” bilgisidir.
“İdeolojide insan tepetaklak gözükür.”
Theorein’in, temaşanın, nesneleştirmenin tüm eleştirisinin ontolojik manası şudur: bilinç felsefesi, varlığı bilenin önüne koyar. Fakat varlığın böyle koyutlanması, bir nesne böyle ‘sunulması’ ihtiyaçların tatmini pratiğindeki yaşamın ve varlığın dolayımsızlığının farkına varılmasıyla birlikte kaybolur. Meşhur aksiyomu hatırlarsınız: “Das Bewußtsein kann nie etwas anderes sein als das bewußte Sein,” “Bilinç, bilinçli varlıktan başka hiçbir şey olamaz, ve insanların varlığı, onların fiili yaşam sürecidir” (DI, 23/MEW 3, 26/MECW 5, 36; H I, 378/162–163). Asıl mesele, bilincin, yani, Marx’ın anladığı şekliyle, “fikirler, görüşler ve kavrayışlar”ın (DI, 23/MEW 3, 26/MECW 5, 36) kökeninde yaşanılanla, yani yaşamın gerçek özüyle hiçbir ilgisi olmamasıdır. Bilinç, temsilin yükseldiği şeydir: “Gökyüzünden yeryüzüne inen Alman felsefesinin [yani, bilinç felsefesi olarak tüm felsefenin-R.S.] tam tersine, burada söz konusu olan yeryüzünden gökyüzüne yükselmektir” (DI, 23/MEW 3, 26/MECW 5, 36). Marksizmde sık sık tekrarlanan bu gibi ifadeler ancak bu dersin tamamını yönlendiren bağlamda doğru bir şekilde anlaşılabilir: gerçeklik sorunu, Marx’ın varlık anlayışı.
Varlık ve bilinç arasındaki ontolojik heterojenite aslında bir tersine çevirme şeklinde ifade edilmiştir; bu formülasyonlar tanıdıktır: ‘Hegel’i tekrar ayakları üzerine koymak’ tüm ders kitaplarındadır, ve burada da: “Eğer bütün ideolojilerde insanlar ve onların ilişkileri bir camera obscuradaki gibi baş aşağı duruyor görünüyorsa, bu fenomen de, tıpkı nesnelerin gözün retinada ters çevrilmesinin onların fiziksel yaşam süreçlerinden kaynaklanması gibi, insanların tarihsel yaşam süreçlerinden kaynaklanır” (DI, 23/MEW 3, 26/MECW 5, 36). Bu genellikle bize sunulan baş aşağı duran Hegelciliğin basit bir şekilde ayakları üzerine çevrilmesi değildir! Camera obscuranın etkisi tarihseldir: “tarihsel yaşam-süreci” bu tersyüz oluştan muaf tutulamaz; ideoloji alanı, hem geniş hem de dar anlamıyla, bu yaşam sürecinin kaçınılmaz bir ürünüdür. Althusser, doğru bir şekilde her zaman ideolojiyle birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu ifade etmiştir-tıpkı Kant’a göre zihnin transandantal yanılsamalar üretmek zorunda olması gibi.
Tersine çevirmenin etkisi -camera obscura- temsilleri etkilediği kadar inançları da etkiler: “insanların söyledikleri, akıllarının erdikleri, hayal ettikleri” yani, teori kadar “ahlak, din, metafizik ve ideolojinin geri kalan her şeyi” de. Bilincin tüm ürünleri, teori de fantezi de, bu tersine çevirmenin hükmünün altındadır. Fakat, nedir bu tersine çevirme? Onlara varmak yerine tam da onlardan yola çıkmak; kökensel pratik yerine temsilleri ‘primum notum,’ olarak kabul etmek. Hegelcilerin izlediği ters prosedürün kınanması, doğru bir şekilde anlaşıldığında, benim de yapmaya çalıştığım gibi ontolojiyi yeniden formüle etme programının tamamını işaret eder. Buradaki teknik terim, yine Hegel’den alınmıştır: ‘belirlenim’. Ancak bu terim farklı bir anlam kazanır: “Hayatı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen hayattır” (DI, 23/MEW 3, 27/MECW 5, 37). Marx’ın kullanımında, “belirlenim” bireyleşim değil, temsil anlamına gelir.-Marksizmle karşılaştırın: “Evrensel yalnızca tikel olanda varolur, Mao bu ilkeyi şu evrensel biçimde ortaya koyar: çelişki her zaman spesifiktir ve spesifiklik evrensel olarak onun özüne aittir. Bu bilimsel olarak tanımlanmış bir evrenselliğin koşuluna ilişkindir. Eğer evrensel bu spesifiklik olmak zorundaysa, bu spesifikliğin evrenseli olmayan bir evrenseli öne sürmeye hakkımız yoktur” (Althusser)1. Dolayısıyla, Hegelcilikten Marksizme değişen tek şey evrenselin modalitesidir: artık “felsefenin” (ideolojinin) soyutlamalarında ya da ayartmalarında işleyen şey değil, bilimsel evrensel, teorik evrenseldir. Mao ve Althusser’e göre gerçek olan, tarihsel bir durum içinde spesifikleşmiş evrenseldir-sadece Hegel’in bir varyasyonu.
Ancak Marx’ın anladığı şekliyle bilincin kökensel yaşanmış deneyimle hiçbir ilgisi yoktur (H I, 378/162–163); bilincin evrenselinin gerçeklikle bir ilişkisi yoktur; spesifikasyonun veya bireyleşimin, belirlenim ile hiçbir ilgisi yoktur. Dahası: bilinç kavramının bu anlamı Marx’ın yazıları boyunca bulunur; 1845’ten sonra hiç değişmez. ‘Bilinç’ her zaman ‘bir şeyin bilincinde olmak’, bir şeyi temsil etmek, yargılamak, bir şeye dikkat, bir şeyi farketmek anlamına gelir. Grundrisse‘de: “Eğer işçi, işinin ürünlerinin kendisine ait olduğunu ‘keşfederse’, onları gerçekleştirme koşullarından koparılmasını ‘kınarsa’ ve kendisine tahammül edilmez bir durumun dayatıldığı ‘hükmünü verirse’, muazzam bir ‘bilinç’ kazanmış olacaktır.”2 Keşfetmek, kınamak, hüküm vermek, bilinç-tüm bu terimler temsile dairdir. Kapital‘de de, bilinç asla gerçekliğin kendisi değildir, fakat ekonomik süreci gösterir, temsil eder. Bilinç, kökensel pratiğe göre konumlanır: bu pratiğin burjuva temsili, proleter temsilden farklı bir şekilde “konumlanır”. Bir temsil olarak bilinç, gerçeklikten kopar.
Dil de, bu sebeple, esasen yaşama, pratiğe ve yalnızca kendisinin kökensel olduğu mekana bağlıdır. Dilin varoluşu ihtiyaca dayanır (DI, 28/MEW 3, 30/MECW 5, 44). Burada, dil ve varlık arasında (Yapısalcılığın belirli bir biçiminde olduğu gibi) bir özdeşlik yoktur. Dilin ve bilincin tüm karakteristik özellikleri, tek temel özelliğin ışığında anlaşılmalıdır: bunlar yaşam süreci tarafından sürdürülür, desteklenir, ikincildirler. Burada da yine, Althusser: “Gerçek […] ancak kendi bilgisiyle tanımlanabilir; kendisinin bilinmesinin araçlarıyla özdeştir; gerçek, kendisinin bilinen ya da bilinecek yapısıdır, Marksist teorinin nesnesidir.”3 Marx ve Marksizm arasındaki neyin gerçek olduğu meselesine dair karşıtlık, kökensel pratik ve bunun teorideki temsili arasındaki karşıtlık kadar nettir. Fakat gerçeğin rasyonel, teorik, temsil-edilen olduğunu iddia eden ideolojidir. Marx’a göre hakikat artık tinde değil, pratikte/eylemde yatmaktadır. Yalnızca hakikatsizlik tinde yer alır, tin eylemden teorik olmayan, aksine kurgusal, ideolojik kavramlar türetir.
Stirner’e karşı yürütülen bütün polemik onun bireyi methetmesinde, bilinç olarak kavranan bireyi methetmesinde, bireysel yaşamın yerine bireysel bilinci koyduğunu göstermektedir. Dahası, bu polemik, bu tür bir ikamenin sadece filozofların bir ihmali olmadığını, fakat bunun yaşamda her zaman meydana geldiğini; hayatın kendisinin bir kamera gibi işlediğini gösterir: temsil ilişkilerini tersine çevirerek (H I, 394), yapıp ettiklerimizin temsillerimizin bir sonucu olduğuna inanmamızı sağlar. Bu sebeple, özel mülkiyet, “hak”, hukuka inanır ve mal sahibinin hukuk hakkındaki düşüncelerinden, malın kendisine ait olduğu sonucuna ulaşır. Fakat bu konudaki düşünceleri, temel ihtiyaçlarını karşılama biçiminden kaynaklanır: başkasının emek gücünü onun elinden alarak.
Ve bu, kategorilerin statüsü açısından şu sonucu beraberinde getirir: kategoriler diyalektik olarak işler, ancak sadece kategoriler olarak! “Şeyleri, gördüğü zaman, tepe-taklak gören M. Proudhon’a göre iş-bölümü, atelyeden önce gelir; oysa durum tersinedir, atelye iş-bölümünün varlık şartıdır” (EP, 773/MEW 4, 153/MECW 6, 186). Ve yine aynı metinde Marx teoriyi gerçekliğin “organı” olarak isimlendirir: “Artık zihinlerinde bilimi aramalarına gerek kalmaz; sadece gözlerinin önünde olup bitenleri gözlemlemeleri ve bunların sözcüsü olmaları yeter” (EP, 761/MEW 4, 143/MECW 6, 177). Teorisyen haline geldiklerinde, gözlerinin önünde olup biten şey nedir? Nereye yöneltirler bakışlarını? etkin bireylere: Proudhon “sarsılmaz, sonsuz yasalar, ideal kategoriler olarak görülen ekonomik ilişkilerin, eyleyen ve pratikteki insanlardan önce var olduklarını” varsayar (EP, 751/MEW 4, 135/MECW 6, 170). Ancak tam tersine “Kendi sosyal ilişkilerini maddi üretkenliklerine uygun olarak kuran aynı insanlar, kendi sosyal ilişkilerine uygun olarak ilkeler, düşünceler ve kategoriler de üretirler, meydana getirirler” (EP, 744/MEW 4, 130/MECW 6, 166). Kökensel üretimden doğan kompleks: sosyal ilişkiler, bunların teorisi ve ideoloji. Sözünü ettiğim ‘tersyüz ediş’ en nihayetinde toplumsal ilişkilerin, teorilerin ve ideolojilerin devler biçiminde tözselleştirilmesine yol açar—Proudhon’un karikatürünü çizen Marx’ın deyişiyle, Prometheus’u doğurur: “Peki, öyleyse, M. Proudhon’un ortaya çıkardığı bu Prometheus nedir? Toplumdur, sınıflar çatışması üzerine oturtulmuş olan sosyal ilişkilerdir. Bu ilişkiler bireyle başka bir birey arasında değil, işçi ile kapitalist, toprak ağası ile çiftçi arasındaki ilişkilerdir” (EP, 735/MEW 4, 122–123/MECW 6, 159).
Tarihin gelişiminin ilk ürününün, Marx’ın söylediği gibi, yeni ihtiyaçların üretilmesi olduğunu hatırlarsınız. Başka bir ifadeyle: uygarlığın gelişimiyle birlikte ihtiyaçlar bir sistem haline gelir. Ya da “ihtiyaçlar sistemi” (EP, 673/MEW 4, 76/MECW 6, 119) bu ihtiyaçları hem tatmin eden hem de canlı tutan-hatta artıran sistematik düzenleme, toplumsal ilişkilerdir. İhtiyaçlar “sistemi” kökensel değildir. İhtiyaçlar “sistemi” nesneleştirilmiştir, oysa birincil ihtiyaçlar düzeyinde nesneleştirme yoktur, sadece ellerin ve bedenin verdiği mücadele vardır - tinsel bir mücadele yoktur (H I, 396, 401/166, 167)4.
-
Louis Althusser, Pour Marx (Paris: Maspero, 1965), s. 183 / For Marx, çev. Ben Brewster (Londra: Allen Lane, 1969), s. 183. ↩
-
Schürmann burada Henry’nin kitabındaki alıntıya dayanarak Roger Dangeville’in Fransızca çevirisine referans verir: Grundrisse: Fondements de la critique de l’économie politique (Paris: Éditions Anthropos, 1967), c. 1, s. 426 (Bkz. MEW 42, 375 / MECW 28, 463). Dangeville cümle yapısını bildirme kipinden koşul kipine kaydırmıştır. Alıntılanan pasajın hemen öncesindeki cümlede Marx, emek-zamanı harcamasını “yaşam güçlerinin [ausgegebne Lebenskraft] harcanması” olarak tanımlar; Dangeville bunu “force vitale” (yaşamsal güç) olarak çevirmiştir ve Schürmann bunu Marx’ın ekonomi politiğin eleştirisindeki vitalist uğrağın bir göstergesi olarak almış olabilir. ↩
-
Louis Althusser, Lire le Capital (Paris: Maspero, 1965), s. 244 / Reading Capital, çev. Ben Brewster (Londra: NLB, 1970), s. 244. ↩
-
Daktilo edilmiş ders notlarının son satırının altına Schürmann el yazısıyla şu notları düşmüştür: (1) “Dognin, s. 94 ‹okunaksız›” — Paul-Dominique Dognin’in Initiation à Marx (Paris: Les Éditions du Cerf, 1970) adlı eserine referanstır (Peder Paul-Dominique Dognin, Schürmann’ın Dominiken dönemindeki hocasıdır). (2) “Sonuç: anti-Hüm makalesi” — Cildin sonunda yer alan Schürmann’ın “Anti-Hümanizm Üzerine” makalesine atıftır. (3) “Später mal: Bd II !!” — Schürmann’ın ders notlarındaki Almanca tek kenar notudur: “Daha sonra: Cilt 2!!” (Michel Henry’nin iktisadi yazılara ayrılmış ikinci cildiyle daha ayrıntılı ilgilenme niyetine işaret eder). ↩