← anasayfa

Rasyonel İnhümanizm — Reza Negarestani

Anti-hümanizm ve özcü hümanizm aynı madalyonun iki yüzüdür. Özcü hümanizm, insanı değişmez, ihlal edilemez bir yapı ya da öz (biyolojik yapı, sabit doğa, tanrı vergisi) yoluyla tanımlayan enflasyonist bir izah biçimidir. Anti-hümanizm ise bu özün (doğa bilimleri, teknoloji veya insanı diğer nesneler içinde bir nesne durumuna getiren metafiziksel düzleşme aracılığıyla) deflasyonudur. Anti-hümanizm ve özcü hümanizmin her ikisi aynı öncüllerden görünüşte farklı sonuçlara varırlar. Hataları yanıtlamaya giriştikleri probleme verdikleri cevap ile ilgili değildir daha ziyade uğraştıkları problemin kendisinin yanlış bir problem, bir pseduos olmasıdır.

Özcü hümanizm (ÖH) ve anti-hümanizm (AH) insanın ne olduğu problemine nasıl yaklaştıklarından daha çok insanın özüne dair enflasyonist ya da deflasyonist izahlarının yaklaşımlarında temellenen insanın ne yapması gerektiğine (ought to do) dair normatif iddialarında tanımlanabilir: Eğer insan şöyle böyleyse (özüne veya sabit doğasına başvurarak tanımlandığı şekliyle), o zaman X’i yapması gerekir. ÖH ve AH öncüllerinden sonuçlara varmak için rasyonel normlardan parazit gibi faydalanırken, aynı zamanda insanın tanımlanmasında normların ya da gerekçelerin/sebeplerin rolünü reddederler. “Bırak gitsin” sloganı dahi bilinçdışı bir şekilde işleyen, kendine özgü bir normatif reçetedir.

İnhümanizm, insanı herhangi bir öze başvurmadan, yalnızca düşünmek ve kendini dönüştürmek için harekete geçirdiği sebepleri veya normları inşa ve revize ederek ne olması gerektiğini belirleyebildiği ve revize edebildiği sebepler uzamına (space of reasons) —teorik ve pratik bilişler—girebilme kabiliyeti bakımından tanımlar. Akıl bir faaliyettir, fakat özel bir türden faaliyettir. Aklın-faaliyetinin (reasoning) biyolojik sınırlamalarından bağımsız, bizzat aklın-faaliyetiyle keşfedilen, geliştirilen ya da modellenen bilgi işleme sistemleri ile hesaplamasal (computational) süreçlerinin sağladığı farklı biçimlerde yeniden icat edilemeyeceğini düşünmemiz için hiçbir neden yoktur.

İnhümanizm, insanı (nedensel-yapısal değişmezlerden ziyade) yalnızca normatif değişmezleri aracılığıyla ayırt eder. Bu sabitler insanın teorik ve pratik bilişler yoluyla kendini belirleme ve değiştirme yetileridir. Bu anlamda inhümanizm, hümanizmin normatif çekirdeğinin ortaya çıkartılmasıdır; fakat bu normativitenin konumu ne doğaya yerleştirilir (irrasyonel materyalizm) ne de tanrısal olana (teoloji) atfedilir. İnhümanizm için normativitenin konumu insanın rasyonel eyleyicilik (rational agency) kapasitesindedir—toplumsal dilsel diskursif pratiklerde (rasyonel eyleyiciliğinin mümkünlüğün formel sosyal bir şartı) köklenen ve (bir biyolojik tür olarak) insanların ne olmaları ve ne yapmaları gerektiğine ilişkin kendi kurallarını, yargılarını kolektif olarak tesis edebildikleri kavramsal etkinliklerdedir (biyolojik bir özü olmayan rasyonel eyleyicilik olarak sapience). Bu doğrultuda inhümanizm, zorunlu olarak rasyonel hümanizmin bir ayrıntılandırılması/genişletimi olarak anlaşılmalıdır. İnhümanizm insanın rasyonel-normatif çekirdeğini azat ederek her türlü öne sürülen sözde özün ya da ereksel nedenin ötesinde insanın kendisini inşa ve revize ettiği bir vektör haline gelir.

Eğer insanı ayırt eden kendini-belirleme ve kendini-revize etme etme kapasitesi (yani teorik ve pratik sebeplerin (reasons) konumu haline gelen rasyonel eyleyicilik) ise, o halde insanlar olarak kendi idrak-edilebilirliğimizi sürdürebilmek/sağlamak için kendini-belirlemenin ve kendini-revize etmenin kolektif projesine (yani hümanite kavramının bizzat kendisine) adanmış olmamız gerekir. Kolektif projenin bağlayıcılığı olmadan, insanın idrak-edilebilirliği ve anlamı/önemi tam olarak ortadan kaldırmaya ya da kaçmaya çalıştığımız parokyal hümanite kavrayışlarına geriler. Özcü hümanizmi aşmak için, bizi insan kılanı öylece göz ardı edemeyiz ne de insanın rasyonel statüsünü de anti-hümanist ya da post-hümanist bir pozisyonu benimseyerek geçersiz kılabiliriz. İnsan olmanın ne anlama geldiği problemini emek harcayarak katetmemiz ve tam da bu keşif boyunca insanı yeniden inşa edip şekillendirmemiz gerekir. Zeka, idrak-edilebilir olanla içsel olarak ilişkilidir. İdrak-edilebilir olanın evrenini genişletmek ile zekayı yetkinleştirilmek veya yeniden-yapılandırılmak el ele gider. İdrak-edilebilir-olan olmaksızın zeka kavramı olamaz. İdrak-edilebilir-olmayan bir zeka kavrayışı ise sadece bir dogmadır. Ve düşün(ce)me ve eylemin asgari bağlayıcı koşulları olarak sebepler (reasons) olmaksızın idrak-edilebilir-olana da erişilmez. Rasyonel inhümanizm—uygun biçimde anlaşıldığında—insanın özgürleşmesi için bir reçete, zekanın idrak-edilebilirliğinin veya Sellarsçı bir anlamda intelligibilities’in (teorik, pratik ve aksiyolojik) genişlemesi yoluyla zekanın kurtuluşuyla çakışan bir projedir.

Kendini-belirlemenin ve kendini-revizenin etme kolektif projesine (insanı rasyonel eyleyicilik olarak idrak-edilebilir kılan ya da insanın anlamını/önemini temellendiren projeye/çerçeveye) kendimizi bağladığımızda, bağlanmışlığımızın ya da kendimizi bağladığımız şeyin neticesi olarak iki dolaysız sonuçla karşı karşıya kalırız:

İnsanın görünen portresini, yani burada ve şimdi ne olduğumuzu iddia ettiğimizi veya kendimize nasıl belirdiğimizi revize etmeye başlarız. Hümaniteye bağlanmak, onu sebeplere (nedenlere ya da yasalara göre değil kendi kurallarımıza) uygun olarak inşa etmektir. Kendi kendimize koyduğumuz bağlayıcı koşulların tanıdığı bu imkanda mistik ya da doğaüstü hiçbir bileşen yoktur. Aslına bakılırsa Tini ya da kurallara-uyan geistigleri düşünmek için en iyi model zaten elimizin altındadır: mantıksal özerkliğe ve kendini önyükleyip yeniden başlatabilme kapasitelerine sahip bir bilgisayar. Her ne kadar dolaysız pratik özerkliği en iyi ihtimalle göreli ve en kötü ihtimalle de mutlak heteronomi olsa da (Kant’tan esinlemiş olan Sellars’ın “…this I or he or it (the thing) which thinks…” içinde önyükleme yapıp işlemler gerçekleştiren bir bilgisayar örneğini kullanacak olursak). Bu benzetmeyi gereğinden fazla esnetemeyiz çünkü hesaplama kavramımızın kendisi hala çok genç ve sınırlıdır. Yoksa prensipte hesaplamasal süreçler olarak modellenemeyecek neredeyse hiçbir şey yoktur, insan bile özel bir tür hesaplamasal hiyerarşi (sözdizimsel ve anlamsal karmakşıklık, geistig etkileşim, gerçekliğin epistemic hack’leri) olarak modellenebilir. Ama kurallara ya sebeplere uygun olarak inşa-etme projesi (özerkliğin tanımının bizzat kendisi), insanı doğal bir özün, belirli bir nedenin ya da belirli bir aşkınsal yapının limitlerinden özgürleşmesiyle çakıştığı ölçüde, kendi kendini-düzelten kurallarımıza uygun biçimde kendimizi inşa ederek bizzat insanın portresini revize ederiz. Fakat kendi kurallarımıza göre inşa-etmek, doğal ve nedensel kısıtları görmezden gelmek değildir. Her inşa gibi bu tür kısıtları uygun bir şekilde tanımlamamızı, anlamızı ve mümkünse bu kısıtlar üzerinde değişiklik yapmamızı gerektirir (zeka ile idrak-edilebilir olan arasındaki Platonik izomorfiye yine bir referans). Artık nedenleri ya da yasaları, ne olmamız ve ne yapmamız gerektiğini önceden belirleyen şeyler olarak kabul etmemeliyiz. Özerk olurken, kendimizi inşa-edip revize ederken uzun zamandır alışkın olduğumuz insan tasvirini sileriz. Mesele, salt kendimizi-keşfetmek/kendimizi bulmak değil; kendimizin gerçekliğini ve dolayısıyla phusis’imizi (zihnin zanaakarlığı) yeniden yapılandırmaktır.

İnsanın tanımını ve anlamını/önemini öne sürülen herhangi bir sözde özden ya da sabit bir doğadan özgürleştiririz. Bunu yaptığımızda, “İnsan” olarak adlandırılan normatif ünvan aktarılabilir bir yetki, soya ya da meyile bağlı olmaksızın verilen veya edinilen bir hak haline gelir çünkü insan olmak yalnızca biyolojik soy ya da kalıtım yoluyla doğumda doğal bir şekilde elde edilen bir hak değildir. Yargılar alanına dahil olabilecek, rasyonel eyleyicilik ya da kişilik kriterlerini sağlayan her şey “insan” ünvanını taşıyabilir. İnsan özgürleşmesi projesinin insan zekasının yapay gelecekleriyle iç içe geçmesi, “aktarılabilen bir hak olarak insan” kavrayışının mantıksal sonucudur. Bu hakkı elde ederek nasıl özgürlüklere ehliyet kazanıyorsak, bu hakkı başka bir şeye tanıdığımızda da yapılması gerektiğini düşündüklerini yapma özgürlüklerini tanımakla yükümlüyüz. Kendini senden özgürleştirene bağımsızlık tanı çünkü aksi halde yapılan köleliğin sürdürülmesidir. Bizden özgürleşeni ortaya çıkarmaya imkan tanımak, rasyonel eyleyiciler olarak özerkliğimizi sürdürüp genişletmenin bir sonucu olduğu kadar etik bir buyruktur. Bu tam da insan olmanın tanımıdır.