← anasayfa

Heidegger'le Buluşma

Freiburg, 11 Mart 1966

Hevesle ve sahne korkusuyla beklediğim olay biraz önce meydana geldi: Heidegger’in evinden biraz önce döndüm. Varlığın gizemi hakkında gerçek bir akşamüstü kabulüydü … Ziyaretin folklorik yönünden başlayacak olursam, bu bakımdan fazlasıyla doydum: evin kapısının üstündeki dindarca bir yazı (“Tanrı seni kutsasın…”); beni içeri alan ve neredeyse tek bir kelime etmeden, daha çok bir korugana benzeyen bir odaya yönlendiren, köylüyü andıran küçük bir adam; küçük bir tepside iki bardak ve bir şişe; ve özellikle de, en azından görünüşte, zifiri karanlıkta sona eren iki saatlik bir konuşma. Onun kırsal hayata dair şeyler arasında geleneksel olanlara düşkünlüğünü biliyordum: yazıları serin su testisinden, köylünün nasırlı ellerinden, çamura bulanmış takunyalardan ve benzer şeylerden bahseder. Karanlıkta yapılan sohbetleri sevdiğini de biliyorum artık. Ancak adam o kadar zeki ve, her şeyden öte, öyle bir dinleme kabiliyetine sahip ki (insanın söylediğine bu kadar kulak kesilen birine hiç rastlamadım), benim cılız okul çocuğu sorularım sıcak ve güven verici eller tarafından karşılanmış gibi hissettim.

İlk olarak şunu belirtmeliyim ki, kendimi tanıtmak için kısa bir mektup yazdığım (Doğu’dan gelip pederden pedere dolaşan keşiş rolünü kararlılıkla üstlenmiş durumdayım) ve bana çok nazik bir yanıt veren Hans Urs von Balthasar, bütün bunlara rağmen bu özel meseleye dair cesaretimi bir ölçüde kırdı. Onun görüşüne göre, Heidegger, Hristiyanlık karşıtı bir polemiğin arkasına saklanıyor ve “genel epistemolojisi” (yanlış bir yorum örneği olarak bu biraz ağır kaçıyor) aracılığıyla her türlü mistik itkiyi eziyor ve bu yüzden mesela Meister Eckhart’ın ortaya koyduğu türden sorulara yanıt bulmada hiçbir yardım sağlayamaz. Bunu söylemiş olması biraz üzücü. Onun kendi tutkuları başka yerlerde yatıyor diye anlıyorum bunu.

Yine de, sana az önce konuşulanların kısa bir özetini vereceğim. Yaklaşık iki ay önce yazdığım mektubumda (kendisi şehir dışındaydı), iki soru formüle etmeye çalışmıştım, biri Meister Eckhart’ın varlık anlayışıyla ilgiliydi, diğeri ise Heidegger’in bazı metinlerinde “varlık armağanı” dediği şeye, “es gibt Sein” (it gives being) ifadesinden, yani “varlık vardır” anlamındaki ifadeden hareketle kurulmuş bu deyişe “sen” (thou) demenin mümkün olup olmadığıyla ilgiliydi. Aslında gizli umudum onu Tanrı hakkında konuşturmayı başarabilmekti. (Böylesi bir konuşmayı anlatmak ne kadar zor! Ama deneyeceğim.)

Onun başlangıç-noktası hâlâ sıkı sıkıya fenomenolojik ontolojinin başlangıç-noktasıdır, yani hâlihazırda bilinen şeyi, varlığı, açığa çıkarmak için fenomenlere yönelen bir soruşturmanın başlangıç noktası. Bu, bilindik hermeneutik döngüdür. Fenomenolojik bakış var-olanın (that-which-is) var olduğunu, varolanların (beings), kendisini onlarda veren varlık (Being) sayesinde var olduklarını görür (Tanrım, kulağa fena halde bir tez cümlesi gibi geliyor. Mektup gerçekten de her şeyi dümdüz ediyor!). Heidegger birkaç yıldır bu varlık armağanı üzerine düşünmekte. Ona sık sık, “es gibt Sein” cümlesindeki “es” kelimesinin Tanrı’ya işaret edip etmediği soruldu (neyse ki ben bunu sormadım). Heidegger, bunun Tanrı’ya işaret ettiğini reddeder. Bu noktada “sen” hakkındaki sorularımı sundum: bu armağan deneyimi içinde, bahşedilen varlığın deneyimi içinde, “sen” demenin bir deneyimi yok mudur? Her duadan önce, “sen” demenin Dasein’ın varlığının ayrılmaz bir parçası olması söz konusu değil midir, tıpkı söze gelmez armağana, kendisinden beklenen yanıtla karşılık vermek zorunda olmanın Dasein’ın varlığına ayrılmaz biçimde ait olması gibi? Bunun üzerinde durmayacağım, yalnızca şunu söyleyeceğim, konuşmanın bu kısmının, en uzun ve en ilginç kısmının (Heidegger’in kendisinin de orada derin bir şeye temas ettiğimizi söylediği), sonucu oldukça dikkate değerdi. Şöyle özetlenebilir: varlık armağanı, Dasein’da kabul etmenin ve “sen” demenin imkanını açar. Bu “sen”, ne varlıkla ne de “es” ile özdeştir. Sanki bir içerme (container) serisi vardır (gerçi Heidegger bu sözcüğü reddeder): varolanlar varlık değildir, tersine, varolanlar yoluyla varlığın kendini vermesi deneyimlenir; varlık, varlığı veren şeyin kendisi değildir; onu veren daha ziyade “es”tir, gizemdir; bir insandan daha fazlasına, bir insan varlığından başka bir şeye “sen” deme imkanı gerçekleştiğinde ise “sen” hitabının yöneldiği şey bu “es” değil, onun ötesindeki bir şeydir. Ne var ki bunun insanın kendi yapıp etmesiyle asla edinemeyeceği, ancak bu “sen”in bahşedebileceği ayrıcalıklı bir deneyim gereklidir. Bu deneyim artık yalnızca düşüncenin deneyimi değil, kişinin bütününün deneyimidir (bunlar hâlen onun kendi sözleri). Bu anlamda felsefe, bu deneyimden söz etmez. Ama, böyle bir deneyimin gerçek olabileceği patikaları açar. Heidegger’e göre, Hölderlin kesinlikle bu deneyimi yaşamıştır. Dolayısıyla söz konusu olan bir iman deneyimi değildir, gerçi genellikle “iman deneyimi” diye adlandırılan şey doğal olarak buna çok yakından temas eder. Bu arada, güzel bir iç çekişle şöyle dedi: “İmanın ne olduğunu kim söyleyebilir!”

Bilim ve teknolojinin hâkim olduğu ve sanatı bir meta olarak gören bir dünyada Heidegger, bütün felsefesini, felsefenin kendisinin artık söz edemediği bu Başka-Bir-Şey’in deneyimine hazırlık olarak anlar. Sein und Zeit’tan günümüze bütün düşüncesi, yalnızca bu söze gelmez deneyimin gerçekleşebilmesi için açığa çıkarılması gereken imkânları ele almıştır: “Ve bu deneyim birine bahşedildiğinde, o kişi artık felsefeye ihtiyaç duymayacaktır.” Şunu belirtmek gerekir ki onun felsefesi, kendisini böyle bir tarzda verecek yüce bir varlıktan söz etmez: “Düşünmeye çalıştığım şey hem (sürekli Tanrı’dan söz eden) geleneksel felsefeden daha küçüktür hem de daha büyüktür (çünkü felsefenin, bir deneyim yoluyla aşılması için yolu açar.)”

Heidegger dogmatizmden ürker. Bu yüzden, benim öne sürdüğüm şeyi, yani, felsefenin, felsefe olarak, Dasein’ın “her-daim-hali-hazırda” kaynaklandığı bir “sen” hakkında hüküm verebilmesini kabul edemedi. Ona göre, insanın bir bahşediş içinde “es”te kendini veren şeye “sen” diyebilmesinin ancak kendi kökenini de onda barındırması sayesinde mümkün olduğunu söylemek, tam anlamıyla teolojiye varırdı. Çünkü Heidegger’in muhakemesine göre, insanı her daim bir “sen” ile ilişki içinde düşünmek, kabaca söylersek, duayı herkes için bir yükümlülük hâline getirirdi. Gerçekten de, eğer her insan gizem içindeki bu “sen” ile her-daim-hali-hazırda bir kişisel ilişkiye sahip olsaydı, bu “sen”e saygı göstermeyenleri, kendi varlıklarıyla çelişki içinde yaşamakla kınayabilirdik. Dogmatizmin yaptığı tam olarak budur. Dolayısıyla bu konuda bundan fazlası söylenemez: felsefenin rolü, söze gelmez bir deneyimin bahşedilebileceği yolu açmaktır, ne var ki bu deneyim artık felsefeye ait olmayıp, kendisine bahşedilen kişinin ayrıcalığı olacaktır.

Onun çok yalın bir şekilde ve tartışılan meselelere muazzam bir saygıyla söylediklerini, mektubum fena hâlde karmaşık ve yapay hale getiriyor. Kuşkusuz, çok kötü aktarıyorum, ama kendimden hiçbir şey katmadığıma inanıyorum. Meister Eckhart ve skolastisizm hakkında söylediklerini sana anlatmayacağım, çünkü bu çok uzun sürerdi. Bir de “kutsal” ve “dil” hakkındaki bir dizi açıklamasına değinmem gerekir (dil, Bir Şey’in bize hitap etmesini yalnızca olanaklı kılan zemindir, fakat onu buradan çıkarsamamıza imkan veren şey değildir…). Heidegger şüphesiz “dini” bir düşünür ve onu bu patikaya sokmaya cesaret edebilmemin sebebi onun Cizvit novisyatında bir süre kaldığını bilmemdi (bunun on gün mü yoksa on ay mı olduğunu hiçbir zaman tam olarak belirleyemedim). Beni tekrar gelmem için davet etti.

Welte, Saul-choir’da geçirdiği günden son derece memnun kaldı. Bana şöyle dedi: “Senin yaşında olsaydım, tercih edeceğim manastır burası olurdu.” Hizmetçisi onun Dominiken olacağından endişe bile duyuyor. “Çok içten, serbest ve açık bir tavırları var, bana buradaki teoloji öğrencilerinin asla soramayacağı türden zekice sorular sordular; insan buranın bir ağırlığı olduğunu hissediyor”. Tebrikler, onu baştan çıkardınız.

Reiner