uslamlamak
quid rides? mutato nomine de te fabula narratur.
Depolitizasyon Üzerine - Asad Haider
Küresel durumumuz, toplumsal hareketlerin artan politikleşmesi, gençlerin politikaya doğru bir akışı ve statüko içindeki politik kurumların tuzaklarına dair farkındalığın güçlenmesiyle karakterize edilmektedir. Bu nedenle, benim ileri süreceğim iddia bir ölçüde paradoksal görünecektir. İçinde bulunduğumuz durumumun sadece yeniden canlanan radikal politika terimleriyle değil, fakat aynı zamanda onun karşıtının sinsiliğin/tahripkârlığına dikkat ederek anlaşılması gerektiğini öneriyorum: depolitizasyon çerçevesi.
Depolitizasyon nedir? Depolitizasyonun hareketlerin ve örgütlerin büyümesi üzerindeki etkisi nedir? Depolitizasyon eğilimlerine nasıl karşı koyulabilir?
Depolitizasyonun küresel ve tarihsel zeminini, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığı ve devrimci parti formunun ve sosyalist parti-devletin devrim-sonrası formunun sona ermesi oluşturur. Daha sonra değineceğimiz yerel ve güncel zeminler de mevcuttur.
Bu devrimlerin kazanımları konusunda açık olalım: eski rejimlerin devrilmesi, emperyalistlerin kovulması, ve enternasyonel devrimci süreçlerin harekete geçirilmesi. Alain Badiou’nün ifadesiyle, bu devrimler “mevcut dünya zorunlu değildir” diyen “komünist hipotez” tarafından yönlendiriliyordu. Dolayısıyla insan yaşamının devlet ve piyasaya tabi olması gerekli değildi.
Buna rağmen, bu devrimlerin hiçbiri başka türden bir topluma geçiş sürecini tamamlayamadı. Sosyalist inşa, komünizmle sonuçlanmadı.
Ne yazık ki, bu başarısızlığın tarihiyle başa çıkma girişimlerinin çoğu tarihi inkâr etmenin çeşitli biçimleridir. Dünyayı değiştirmeye yönelik her türlü girişimin felaketle sonuçlanacağına ve bu nedenle sosyalizm projesinin başından beri başarısızlığa mahkûm olduğuna dair standart bir liberal görüş bunlardan biridir. Bu yaklaşım hayali bir dünyanın, başkasının yönetimde olduğu ve daha iyi kararlar aldığı bir dünyanın, ya da devrimin başka bir ülkede, başka bir biçimde gerçekleştiği dünyanın, bakış açısından toplumsal girişimleri/deneyleri eleştiren kimi “saf” sol görüşlerde de tekrarlanmaktadır.
Ancak tarihi istediğimiz gibi ayıklayıp yeniden yazamayız; tarihle, fiilen nasıl gerçekleştiyse öyle yüzleşmek zorundayız. Hem 20. yüzyılın büyük devrimlerinin insanlık tarihinde nelerin mümkün olabileceğini kökten değiştiren başat olaylar olduğunu, hem de bu devrimlerin sonuçlarını nihayete erdirme çabalarının başarısızlıkla sonuçlandığını aynı anda kavrayabilmeliyiz.
Politika başı ve sonu olan belirli diziler içinde var olur; bu diziler, politikanın mevcut prosedürleri ve hedefleri tükendiğinde sona erer. Bu uğrakta iki tehlike vardır.
Birincisi, politik bir dizinin sona ermesinin, çeşitli türden vazgeçişleri/ihanetleri/saf değiştirmeleri de içeren, tüm özgürleşme projesinin beyhudeliği ve yozlaşmışlığının bir delili olarak anlaşılmasıdır.
İkincisi, artık mevcut olmayan tarihsel bir duruma özgü politika tarzını sürdürmekte ısrar eden, politikayı saf bir nostalji ve wish-fulfillment’e indirgeyen yaklaşımdır.
Bunları depolitizasyonun çeşitli biçimleri olarak tanımlayabiliriz. Depolitizasyonun tarihsel çerçevesi, genel bir tarihsel ilerlemenin ifadesi olan bir dönem değil, aksine, her ikisi de olumsal fenomenler olan belirli bir sürecin başlangıcı ve sonunun bir sonucudur. Eğer depolitizasyonu aşılabilir bir şey olarak göreceksek bu gerçeği vurgulamalıyız: devrimci uğrağın sonu önceden belirlenmiş değildi fakat eylemlerin, olumsallıkların ve “durumların” bir sonucuydu.
Depolitizasyonun tarihsel çerçevesi içerisinde komünist hipotez, sosyalistler arasında bile gözden düşmüştür. Pek çok çağdaş sosyalist, bu dünyanın “zorunlu” olduğuna inanmaktadır. Devletin ve piyasanın zorunlu olduğunu ve insan yaşamının bunların ötesinde tasavvur edilemeyeceğini savunan güçlü bir çağdaş sosyalist kanaat hakimdir. Bugün sosyalistler için en ciddi soru budur. Bu, mevcut politik kısıtlamalarımız altında tanımlanması oldukça güç olan bir “reformizm” tartışması değil, mevcut gerçekliğin zorunluluğuna dair bir tutumdur.
Elbette sosyalistler, seçimlere katılmak, kaynakları topluluk örgütlenmesine ayırmak, diğer gruplarla koalisyonlar kurmak gibi bu meseleyle ilintili görünen strateji problemlerini tartışmaktadırlar. Konjonktürlere özgü olan bu problemler ve bunların parametreleri, sosyalizmin bilhassa zayıf olduğu Birleşik Devletler’de özellikle sıra dışıdır.
Bu nedenle, son burjuva seçimleri çerçevesinde çok sayıda insanın “sosyalist” ismiyle tanışmış olması önemlidir. Burada kendi başına yanlış bir şey yoktur; bu ileri doğru atılmış bir adımı temsil eder. Sosyalistlerin seçimlerdeki mevcudiyeti, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin dediği gibi, “pencereden konuşma” işlevini yerine getirmiştir: egemen ideolojinin politikayı kısıtladığı (seçimler) alan içerisinde kamuoyuna bir mesaj iletmişlerdir.
Aynı zamanda bu, depolitizasyonun yerel ve güncel zeminidir. Politikanın kuralları devlet tarafından koyulmaktadır. Demokratların, Trump’ın seçilmesiyle birlikte partilerindeki krizin önüne geçemeyişi, politik beklentileri altüst etmiştir. Düşmanı Trump’ın şahsında kişiselleştirerek yanıt vermiş, muhalefet mevzisini soğurmalarına ve böylece diğer her türlü muhalif duruşu çevrelemelerine imkân tanıyan bir yol izlemişlerdir. “Direniş”in bir üyesi olmak bir süredir anlamsız bir önerme haline gelmişti; artık direnişin sahte görünüşü bile, işe yaramaz olduğu kadar korkakça da olan bir oportünizme yol açmıştır. Sanders tarafından temsil edilen muhalefetin, bu oportünizmin ezici kurumsal ağırlığına karşı koymaya devam edip edemeyeceği henüz belli değildir. Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi’nin son seçimdeki akıbeti ışığında aşikâr olan şey, eğer kitlesel politik örgütlenme kendini tek bir kampanya içinde tüketirse, sosyalizm Trump’ın ikinci döneminde hayatta kalmak için zorlu bir mücadeleye girecek olmasıdır.
Bazıları bu senaryoyu daha büyük bir radikal tutum çağrısı olarak yorumluyor ve dolayısıyla sosyalist tutumun ötesinde bir pozisyon alıyor, hatta “komünist” sözcüğünü dahi kullanıyor. Ancak daha radikal bir duruş sergilemek bile, her zaman komünist hipotezin sürdürüldüğü anlamına gelmez. Beyan edilen bu tür görüşler, mevcut dünyanın zorunluluğuna yönelik tam bir duygulanımsal yatırımla birlikte varlığını sürdürebilir. Başka türleri de mümkün olmakla birlikte, bu duygulanımsal yatırımın dört biçimini tanımlayacağım:
- Politik pozisyonları ve eylemleri çevreleyen, en üst bürokratik düzeyde tanımlanmış ve yönetilen fraksiyonlarla hizalanma.
- Her türlü önemli politik veya stratejik tartışmayı ihtiva eden, rasyonel bir yaklaşımdan ziyade duygulanımsal olarak veya bu kanaatlere ya da bunların tam tersine kimlerin sahip olduğuna göre belirlenen ad hoc kanaatler temelinde bir politik ideoloji formasyonu.
- Sosyal medyanın politik görüşlerin sergilenmesi için kullanılması, sol örgütlerin iç meselelerinin düşmanın medya aygıtına servis edilmesi ve bu örgütler içindeki düşünce ve tartışma özgürlüğünün baltalanması. (Şu anda bu noktayı derinleştirmek mümkün olmasa da, görüşlerin sergilenmesinin, politik örgütlenme için gereken süreçlerle uyumlu olamayacak bir hızda işlediğini de belirtmek isterim.)
- Birbirinden hiçbir farkı olmayan politik ve sosyal kimliklerle meşguliyet. Bir kişi, belirli bir kimlik nedeniyle ya övülür ya da yerilir. Bu durum, ırk veya cinsiyet gibi toplumsal olarak atfedilen kategorilerle ilişkili olduğunda bariz bir şekilde ayırt edilebilir, ancak somut bir politik süreci ifade etmeyen politik etiketlerin tartışılmasında da bu meşguliyet devrededir. “Sosyalist” veya “komünist” gibi terimlerin kendileri dahi içerikleri denetlenen kimliklerden ibaret hale gelir.
Öyleyse, komünist hipotezin sürdürülmediği tabloda elimizde ne kalır?
Geriye kalan mevcut pozisyonu “uyumlanma/ayarlama” olarak adlandıralım. Bu, mevcut durumun parametreleri çerçevesinde modifikasyon yapmak, uyumlanmak/ayarlamak anlamına gelebilir. Ancak aynı zamanda, var olan dünyaya kendini uyumlanmak/ayarlamak anlamına da gelir.
Prosedürcülük/usulcülük, örgütlerde uyumlanmanın/ayarlamanın başat biçimidir. Demokrasi baskın görüş olduğu için öz-örgütlenmeyi geçerli/önemli bir ilke olarak tanımayan prosedürcülük/usulcülük, demokrasiye biçimsel bir bağlılık anlamına gelir. Günümüz örgütleri herhangi bir parti-devletten bağımsızdır ve devlet iktidarı söz konusu değildir. Söz konusu olan, iletişim akışını kontrol eden, fonların dağıtımını yöneten ve politik pozisyonlardan ziyade fraksiyonel çıkarları temsil eden delegelerce belirlenmiş kararları çeşitli derecelerde dayatan örgüt içi bürokrasinin tutarlılığıdır. Parlamentarizm formunun küçük ölçekli bu tekrarında, demokratik olduğu varsayılan karar alma süreci, çıkar grupları arasındaki pazarlıkların alanıdır.
Komünist hipotezin daha en başından dışlanmış göründüğü bir tabloda, neden elimizde kalan tek şey “uyumlanma/ayarlama” oluyor?
Bu duruma dair üç neden öne süreceğim:
- Komünist hipotezin aktarımına sahip değiliz. Robin D. G. Kelley, 1930’larda Alabama’daki Komünist Parti’nin – o dönemde neredeyse tamamı siyahilerden oluşan gizli ve silahlı bir hücreydi – tarihi üzerine yazdığı metinde, genç bir üyeye “Burada hiçbirimiz komünist doğmadık; komünist olmayı öğrendik ve bunu öğrenmek hiç de kolay değil.” diye söyleyen “yaşlı” bir yoldaştan bahseder. Resmi eğitimdeki büyük farklılıklara rağmen Komünistler belirli aktarım biçimleri tesis ettiler: “Parti, James Allen’ın Negro Liberation’ı ve Lenin’in Ne Yapmalı’sından, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’suna kadar uzanan broşür olarak basılmış eserleri okuyan çeşitli çalışma grupları kurdu. 1934’ün ortalarına gelindiğinde, Parti’nin Bessemer şubesi her toplantının yarım saatini çalışmaya – on beş dakikasını sesli okumaya, on beş dakikasını ise tartışmaya – ayırmıştı.” Eğer bugün “sosyalist” ve “komünist” ifadeleri kimliksel etiketlerin ötesine geçemiyorsa bunun önemli bir nedeni, politik eğitimin politik pratiğin özgüllüklerine tabi kılındığı bir aktarım biçiminin yokluğundan kaynaklanmaktadır.
- Eşitlikçi biçimler üretmiyoruz. Eşitlikçi formlar nadirdir ve deneylerden ortaya çıkarlar. Bürokratik örgütlenme anlayışı deneylere direnir. Rosa Luxemburg’un kitlesel grev analizinde ifade ettiği gibi: “Katı, mekanik-bürokratik anlayış mücadeleyi ancak örgütün belirli bir güç aşamasına ulaştığında ortaya koyduğu bir ürün olarak kavrayabilir. Aksine, canlı, diyalektik anlayış/izahat örgütü/organizasyonu mücadelenin bir ürünü olarak ortaya çıkarır.” Örgütsel biçim, bürokratik nostaljinin belirlediği modellerin varlığına dayanarak mekanik bir biçimde dayatıldığında, herkesin eşit düşünce/düşünme kapasitesini temsil eden kolektif eylem biçimini imkânsız kılar.
- Başka dünyalar tahayyül etmiyoruz. Sun Ra’nın ifadesini kullanmak gerekirse: “Sana bahsetmedikleri başka dünyalar var.” Bunlar, öznel bir yönelimin mümkün olduğu dünyalar: yeni bir şey getiren bir olay hakkında karar vermenin mümkün olduğu dünyalar. Hâlihazırda varoluşumuzu sınırlayan, kapitalizm ve parlamentarizm dünyasında tam olarak imkânsız olan budur.
Günümüz solu, maddi sonuçları muğlak olan ve sadece kendilerine eşlik eden hiddeti körüklediği görünen, kısır ve güçten düşüren tartışmaların içine batmış durumdadır. Bu tartışmaların duygulanımsal yoğunluğunun gizlediği nokta, yol gösterici bir politik yönelim yokluğunda, tüm bu çekişmelerin mevcut dünya içindeki uyumlanma/ayarlama biçimlerinden ve dolayısıyla mevcudiyete yapılan bir yatırımdan ibaret olduğudur. Bu depolitizasyon koşullarında sahici bir şekilde eyleme geçmek imkânsızdır. Öyleyse, bu dünyanın zorunlu olmadığı hipotezini yeniden canlandırmanın ve aktarmanın mutlak zorunluluğunu onaylayalım. Bu hipotezin rehberliğinde, ne türden yeni politikanın mümkün olduğunu tayin etmeye başlayabiliriz.